Aisle Style Skip Navigation Links
Skip Navigation Links
 
T.C.K. 159. MADDE KAPSAMINDA İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ

 

 
T.C.K. 159. MADDE KAPSAMINDA İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ
 
 
                                               Av. Yağız Ali DAĞLI (x)
 
 
İfade özgürlüğünü T.C.K.’nun 159. maddesi kapsamında ele alıp tartışmaya açmadan evvel çok kısa da olsa ifade yani düşünce özgürlüğünün ne olduğuna değinerek sözlerime başlamak istiyorum.
 
1-Tüm insan hakları yelpazesi içinde ifade yani düşünce özgürlüğü, insanın bedeni üzerindeki hakkından sonra en büyük öneme sahip olanıdır. İfade özgürlüğünün önemi, her şeyden önce onun diğer tüm özgürlüklerin ya temelini yahut şartını teşkil etmesinden ileri gelmektedir. Bu nedenle düşünce özgürlüğü, uygarlığın, diğer özgürlüklerin çoğulculuğunun, kişinin ve toplumun maddi ve manevi alandaki gelişmesinin birinci şartı ve kaynağıdır.
 
Herhangi bir ülkede batılı anlamda demokrasi ve hakiki manada demokratik gerçek seçim, ancak o memlekette hukuken ve fiilen tanınan düşünce özgürlüğünün varlığı ve kapsamı kadar mevcuttur.
 
Şayet bir toplum Türkiye’miz gibi batı demokrasileri tipini kendisi için model ve ideal olarak benimsemişse, bu gerçeği daha başlangıçta kabul etmek ve yolunu ona göre ayarlamak zorunluluğundadır. Bu sebeple de hukuk düzenimizin ve siyasi hayatımızın, fikir ve ifade özgürlüğüne özel bir önem vermesi kaçınılmaz bir tercih olarak ortaya çıkmaktadır.
 
Üzerinde önemle durulması gereken bir konu da acaba ifade özgürlüğü sadece anayasal ve yasal düzenlemelerle ve yapılacak iyileştirme ve değiştirmelerle güvence altına alınabilir mi ?
 
 
(x) İstanbul Barosu avukatı, CHD sekreter yardımcısı
 
 
 
Ülkemizde “Tartışma özgürlüğü” ortamının tam olarak gerçek manada yaratılabilmesi, başta ifade özgürlüğünü konumları gereği kullanan kesimlerin sorumluluk bilincinde olması, basının ve sivil toplum örgütlerinin düşünce özgürlüğünün önemini kavramaları ; daha önemlisi yargı erkini kullananların ifade özgürlüğünün neyin güvencesi olduğunun bilincinde olmasına, politikacıların ise düşünce özgürlüğünün siyasal söylemlerle sınırlı olmadığının bilincine varmaları ile mümkündür. Kısacası, tartışma ortamı yalnızca anayasal ve yasal iyileşmelerle güvencelenemez. Bir toplumda tartışma kültürüne sahip olmak, bu özgürlüğün temelidir. Tartışma kültürü ise, toplumda birbirine güvenen ve başlıca ifade araçları fikir olan insanların sayısının artması ölçüsünde gelişebilir. 
 
2- Benim bugünkü sunuşum T.C.K.’nun 159. maddesiyle düşünce ve ifade özgürlüğüne getirilen kısıtlamalarla ilgili değerlendirmedir.
 
Türk Ceza Kanunu’nun 159. maddesindeki hükmün tarihçesini ve suç gelişmesini incelediğimizde bu hükmün 1889 tarihli İtalyan Ceza Kanunu’nun 123. maddesinde “ senato ve temsilciler meclisine hakaret ” şeklinde olduğunu görmekteyiz.
 
Daha sonra bu hüküm, 19 Temmuz 1894 tarihli Silahlı Kuvvetlerin, kamunun nefret ve tezyifine İlişkin hükümlerle tamamlanmıştır. Bununla birlikte sadece parlamentoyu ilgilendiren hükümler açısından cezalandırmanın menşeini 1819, 1822 ve 1830 tarihli Fransız Kanunlarında da görmekteyiz. Ama bu hükümler Fransa’da 1881 tarihli yasayla ilga edilmiş ve parlamentoya yönelik hakaret fiilleri diğer kamu kurumlarına yönelik hakaret suçuyla eş düzeye getirilmiştir.
 
Bizler, hepimizin bildiği gibi 159. maddeyi 1899 tarihli İtalyan Ceza Kanunu’nu iktibas ederken ceza mevzuatımıza 1926 yılında dahil ettik. Ne var ki İtalyan Ceza Kanununun 123. maddesi Türk Ceza Kanunu’nun 159. maddesi haline getirilirken tercümenin aynen yapıldığı söylenemez.
 
Örneğin 159. maddede yer alan hükümet ve adliyenin “ Manevi Şahsiyeti” deyimi mehaz kanunda mevcut değildir. Esasen bir fiilin ( suçun ) hedefi olarak “manevi şahsiyetin” gösterildiği bir suç da olmamalıdır. Yanılmıyorsam, ceza hukuku terimi olarak kullanılan manevi şahsiyet ibaresi T.B.M.M.’nin 21 Kasım 1336/1920 tarihli bir beyannamesinde yer almaktadır. Ve hukuk sistemimiz açısından herhangi bir anlamı olmadığı gibi akılları karıştırmaktan başka bir işe de yaramamaktadır.
 
Hukuk açısından, ki, buna ceza hukuku da dahildir, sadece gerçek ve tüzel kişilikten, eski deyimle hakiki ve hükmi şahsiyetten söz etmek mümkündür. Manevi şahsiyet deyiminin tanımı da bugüne dek yapılabilmiş değildir.
 
Bu nedenle T.C.K.’nun 159. maddesi, manevi şahsiyetlere hakareti cezalandıran bölüm bakımından T.C.K.’nun 1. ve Anayasanın 38. maddesiyle iç hukukumuzun ayrılmaz bir parçası olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 7. maddesi hükmüne, yani kanunun sarih olarak suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemeyeceği ilkesine açıkça aykırılık teşkil etmektedir. 159. maddeye Paralel bir hüküm Faşizm yönetim yürürlükteyken yapılmış olup “Rocco Kanunu” diye bilinen İtalyan Ceza Kanununun 290. maddesinde de mevcuttur. Ancak bu hüküm faşizmin yıkılmasıyla çeşitli tarihlerde yapılan değişikliklerden sonra;
 
Bir kimse “Cumhuriyeti, yasama meclislerini veya bunlardan birini” ya da hükümet veya Anayasa Mahkemesini ya da yargı düzenini alenen tahkir ederse cezalandırılır şeklini almıştır. Bu hükmün Devletin Silahlı Kuvvetlerinin alenen tahkiri halinde de uygulanacağı kabul edilmiştir.  
 
1889 tarihli İtalyan Ceza Kanunu’nun gerekçesinde, parlamentoya yapılacak fiili saldırıların bu madde hükmüne girmeyeceği belirtilerek, örneğin dinleyicilere mahsus bölümden oy vermekte olan milletvekillerine fırlatılan ama kimseye değmeyen taşlardan dolayı temsilciler meclisinin hakarete uğramış sayılmayacağı belirtilmiş ve hakikatte de meydana gelmiş böyle bir fiilin faili 1859 tarihli İtalyan Ceza Kanununun hükümlerine göre yaralamaya eksik teşebbüsten cezalandırılmıştır.
 
Kanun yürürlüğe girdikten sonra, Macaluso isimli bir şahıs dolu bir tabancayı dinleyicilere ayrılan balkondan salona fırlattığında da kendisine bu hüküm uygulanmamıştır.
 
T.C.K.’nun 159. maddesindeki suç faşist devlet ve Ceza Hukuku Teorisine uygun olarak yaratılan ( devletin dahili şahsiyetine ) karşı işlenen suçlar arasında yer almaktadır. Buna gerekçe olarak da bu gibi fiiller cezalandırılmadığı takdirde 159. maddeyle korunmakta olan kurumların prestij, otorite ve etkinliklerinin azalacağı, böylelikle bu kurumların fonksiyonlarının ulviliği hakkındaki şuurun zaafa uğrayacağı gerekçe gösterilmiştir.
 
Bugün ise İtalya’da hakarete ilişkin bu çeşit hükümlere, düşünceyi açıklama özgürlüğüne konulan ve makul olmayan sınırlamalar olarak bakılmaktadır.
 
Birinci Dünya Savaşının sonunda Avrupa’ya yerleşen otoriter rejimlerin daha da belirgin hale getirdikleri anlayışa göre Ceza Hukuku Haklar ve Özgürlüklerin Kullanılması ve gerçekleşmesinin bir güvencesi olmak değil aksine bireylerin hareketlerini sınırlandırma amacına yönelik bir tutum sergilemiştir. Oysa çağımızın Özgürlükçü Ceza Hukuku anlayışına göre Ceza Kanunları bir yasaklamalar mecmuası olmayıp, aksine insan temel hak ve özgürlüklerinin gerek politik güçten, gerek bir takım gruplardan gerek kişilerden gelecek saldırı ve tehditlere karşı korunması, böylece bireyin toplumda özgürce yaşayarak kişiliğini geliştirebilmesi amacına yöneldiği kabul edilmektedir.
 
İkinci Dünya Savaşı sonrasında bir yandan birbiri ardı sıra çıkarılan Uluslar arası bildiriler, sözleşmeler ve benzeri metinlerin yürürlüğe girmesi, gerek savaştan önce gerek savaş sırasında yaşanan çok acı deneyimler sonrasında hem anayasalarda hem Ceza Kanunlarında Hukuk Devleti İlkelerine büyük öncelikler tanındığını görmekteyiz. Alman Nazizmi ve İtalyan Faşizminin yıkılmasından sonra Almanya ve İtalya’da gerçekleştirilen önemli değişiklikleri baskıcı rejimlerinin yıkılmasıyla İspanya ve Portekiz’de izlemiştir.
 
Son olarak Sovyet Rejiminin dağılmasından sonra doğu bloğu ülkelerinde, köklü demokratik kurum ve deneyimleri olan ülkeleri bile kıskandıracak gelişmeler olmuştur.
 
Fransa’da 1994 tarihinde bir ölçüde bu akımın içinde yer almak gereksinimini duymuştur. Hatta yazılı hukuk geleneği olmayan İngiltere bile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini uygulayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, Birleşik Krallık aleyhine açılmış olan davalarda vermiş olduğu mahkumiyet kararları yüzünden bir tür temel yasa sayılabilecek bir ikinci “ Bill of right’ı” kabul etmiş ve yüz yıllardır uygulanan “Supremacy of Parliament” ( Parlamentonun üstünlüğü – parlamento kararlarının denetlenemeyeceği ve değiştirilemeyeceği ) ilkesi önemli bir değişikliğe konu olmuştur.
 
 
 
Özetle, yeni oluşturulan ceza kanunlarında T.C.K.’nun 159. maddesindeki gibi hükümlerin yer almadığını görüyoruz.
 
Örneğin 1995 tarihli İspanyol Ceza Kanununda hakaret ve benzeri suçların şikayet üzerine kovuşturulabileceği esası konulduktan sonra ( m. 215/1 ) tahkir edici fiilin görevlerinin icrası dolayısıyla kamu görevlisine veya bir memura ya da bir kamu otoritesine karşı işlenmesi halinde bunların suç duyurusunda bulunma yetkisine sahip olduğu belirtilmiştir. Başka bir deyişle ne yasama organı ne yargı organı ne silahlı kuvvetler ve benzerleri bizde olduğu gibi özel bir korumanın konusu yapılmamışlardır.
 
Yeni kanunlardan, Portekiz Ceza Kanunun 187. maddesinde de gereksiz yere gerçeğe uygun olmayan ve kamu görevi ifa eden organlara, bunların saygınlığını ve görevlerinin icrasını ihlale elverişli saldırılarda bulunulmasını suç saymış ve tıpkı İspanya’da olduğu gibi anayasal organlara özel bir koruma ihtiyacını duymamıştır.
 
Sovyet Bloğundan kopan Slovenya Cumhuriyeti’nin 1995 tarihli Ceza Kanunu’nun 174. maddesinde hakaret suçlarının Slovenya Cumhuriyetine ya da görevi nedeni ile Cumhurbaşkanına karşı işlenmesi para cezasını yada 15 günden 1 yıla kadar hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektiren bir suç olarak işlenmiştir.
 
Ülkemizde ise, Avrupa Birliğine üye olmak telaşıyla çıkarılan kanunlarla modası geçmiş, köhnemiş, çağdışı, hukuk düşüncesine aykırı ve hukuk devleti ilkelerine açıkça ters düşen bir takım anayasa ve yasa hükümleri ortadan kaldırılmıştır. Bu meyanda T.C.K.’nun 159. maddesi de 4744 ve 4771 sayılı yasalarla yapılan değişikliklerle yeni bir veçheye büründürülmüş bulunmaktadır. T.C.K.’nun 159. maddesindeki bu değişikliğin bir önemli sebebi de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, T.C.K. 159. ve 312. maddeleri sebebiyle Türkiye aleyhine vermiş olduğu birçok mahkumiyet hükmünden kaynaklanmıştır.
 
Aslında, Türk hukuk sisteminde T.C.K. 159. maddede gerçekleştirilen ilk önemli değişiklik ve yenileştirme 05.01.1961 tarihinde çıkarılan 235 Sayılı Kanunun 2. maddesi hükmüyle yürürlüğe girmiştir. Anılan hükümle ;
 
“ Meclisin meşruiyeti hakkında suizannı ( Kötü sanı ) davet edecek şekilde alenen mütecavizane fiil ve hareketler” suç olmaktan çıkarılmıştır.
 
Değişiklik gerekçesinde böyle bir ibarenin demokratik rejimler bakımından fevkalade tehlikeli olduğu, örneğin bir milletvekili seçiminin dürüst yapılmadığı yolundaki bir iddianın meclisin meşruiyeti hakkında suizanna davet edecek bir fiil gibi değerlendirilmesine müsait olabileceği zikredilmiştir.
 
Acaba, T.C.K. 159. maddesinde yapılan ve aceleye gelen son değişiklikler ifade özgürlüğünün kısıtlanmadan kullanılabilmesi için yeterli midir ? madde bu haliyle gerçek hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmakta mıdır?
 
T.C.K. 159. maddede uyum yasaları ile yapılan son değişikliklerden sonra maddenin 1. fıkrası orijinal şeklini aynen korumuş sadece cezanın 6 sene olan yukarı haddi 3 seneye indirilmiştir. Fakat fiil bugün dahi Ağır Ceza Mahkemesi’nin görevine giren fiillerdendir. Maddenin 2. fıkrası ise hiçbir değişikliğe uğramamıştır. Bunun gibi 3. ve 4. fıkralarda varlıklarını muhafaza etmişlerdir. Buna karşılık 4744 Sayılı Kanunun ardından çıkarılan 4771 Sayılı Kanunun 2. maddesinde 159. maddeye yapılan bir ilave ile 1. fıkrada sayılan organları veya kurumları tahkir ve tezyif kastı bulunmaksızın sadece eleştirmek maksadıyla yapılan yazılı, sözlü veya görüntülü düşünce açıklamalarının cezayı gerektirmeyeceği hükme bağlanmıştır. 
 
Kanaatimce bu ilave hükmün hukuken hiçbir değeri yoktur ve tamamen lüzumsuz bir ilavedir. Çünkü kasıt yoksa kime karşı yönelirse yönelsin tahkir ve tezyif edici fiil esasen suç teşkil etmeyecektir. Zira, T.C.K.’nun 45. maddesine göre kastın bulunmaması zaten suçun gerçekleşmesini önler. Öte yandan eleştirme hakkı Anayasamızın 26. maddesiyle tanınan temel hak ve hürriyetlerin arasında yer alır. Buna göre herkes düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Buna eleştirisel açıklamaların da dahil olduğuna kuşku yoktur.
 
Bu bakımdan 4771 Sayılı Kanunla maddeye eklenen son fıkra hükmünün bir haşiv olduğu aşikardır. Öyle sanıyorum ki maddenin esasında, daha evvelki değişiklikle ceza miktarı hariç hiçbir yenileştirme yapılmadığı için bu yoldan hükme 4471 sayılı kanunla yapılan ilaveyle sadece Avrupa Birliğince ilan edilen Kopenhag Kriterlerine bağlı kalınacağı yolunda Türkiye tarafından Avrupa Topluluğuna bir güvence verilmek istenmiştir.
 
Şu ana kadar bütün bu anlattıklarımla, yasama meclisi yargı organı gibi anayasal kuruluşların uğrayabileceği hakaretamiz saldırıların cezasız kalması gerektiği yolunda bir düşünceyi savunuyor değilim. Nasıl kişiler vakar, şöhret, şeref ve haysiyetlerine yönelik tahkir ve tezyif edici saldırılara karşı CEZAİ korumaya layık görünmüşlerse, Anayasal kuruluşlar da paralel bir korumaya sahip olmalıdırlar. Ancak bu korumanın, demokrasilerdeki çoğulculuk ilkesini zedelemeyecek hukuki formüllerle yapılması zorunludur.
 
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin çeşitli kararlarında aynı cümlelerle onlarca defa tekrar edildiği gibi “ İnsanların fikirlerini ve kanaatlerini özgürce açıklayıp ileri sürebilmeleri demokrasinin temel taşı olarak kabul edilen çoğulculuğun zorunlu bir sonucudur.” İngiliz yazar George Orwel’in de belirttiği gibi “Eğer özgürlük denilen bir şey varsa bu başkalarının hoşuna gitmeyen bir şeyi söyleyebilme özgürlüğüdür.”
 
 
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de muhtemelen aynı esastan hareketle düşünceyi açıklama özgürlüğünün yumuşak, fazla rahatsız etmeyici bir ifade tarzıyla kullanıldığı zaman değil, bilakis şoke edici, acıtabilir bir biçimde olduğu hallerde dahi demokratik toplumun bunu hoşgörüyle karşılaması ve hukukun korumasından yararlanması gerektiğini ısrarla dile getirmiş ve Türkiye Cumhuriyetini çeşitli davalarda bu prensibi ihlal ettiği gerekçesiyle mahkum etmiştir.
 
Bu nedenle 159. maddenin yerini alacak bir hüküm getirilirken, anayasal kuruluşlara karşı işlenecek tahkir ve tezyif fiillerinin cezalandırılabilmesi hukuk devleti ilkelerine aykırı düşmeyecek formüllere bağlanmak suretiyle suç sayılmalıdır. Yıllardır devletin bireyleri karşısında her şeye kadir bir üstünlüğe ve önceliğe sahip olduğu anlayışı ile uygulanan bu çeşit hükümlerin demokratik, özgürlükçü bir mecraya sokulması gerekmektedir.
 
Örneğin anayasal kuruluşlara yönelen ve alenen işlenen tahkir ve tezyif fiillerinin cezalandırılabilmesi için bunların Türkiye Cumhuriyetinin varlığına ya da Anayasanın temel ilkelerine karşı cürmi niyet taşıyan bir çerçeve içinde yer alması şartı ve anayasal kuruluşların itibarının bu yoldan tehlikeye düşürecek bir nitelik taşımaları unsuru aranmalıdır.
 
3- Ülkemizde, bugüne kadar egemen olan anlayışla yapılan uygulamaların hem ne kadar gülünç hem de haysiyeti korunmak istenen adalet mekanizmasını ne kadar küçük düşürdüğünü gösterebilmek amacıyla 159. maddeye aykırılıktan bizzat yaşadığım bir suçlamayı ve hakkımdaki bu suçlama sebebiyle, yabancı bir yüksek ceza mahkemesi kararında Türkiye hakkındaki onur kırıcı değerlendirmeyi sizlere naklederek sözlerime son vermek istiyorum.
 
Türkiye’de yargılanmak için İngiltere’den Türkiye’ye iadesi talep edilen bir müvekkilemin, Londra’da görülen, iadesiyle ilgili ceza davasına, Londra bölge hakiminin talebi üzerine yeminli tanık bilirkişi olarak çağrıldım ve duruşmalara katıldım.
 
İki gün süren yargılama sırasında T.C.K. ve C.M.U.K.’larıyla Türkiye’de mevcut ceza yargılama sistemine ilişkin mahkemeye vermiş olduğum tamamen hukuki içerik arz eden bilgiler nedeniyle T.C. Adalet Bakanlığı, Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü’nün hakkımdaki, “Türk Hükümetini ve Türk Adliyesini küçültücü beyanda bulunmak” suçlaması neticesinde 2002 yılında Kadıköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde T.C.K.’nun 159. maddesine muhalefetten yargılandım.
 
Sn. Mahkemenin daha ilk duruşmada hakkımda beraat kararı vermiş olması beni biraz olsun teselli ettiyse de, İngiltere Yüksek Adalet Mahkemesi’nin, “hakkındaki suçlamaların siyasi amaçlı olduğu gerekçesiyle” müvekkilemin yargılanmak üzere Türkiye’ye iadesini reddeden 8 Kasım 2002 tarihli kararında, Türkiye’nin tarafı olduğu Uluslararası anlaşmalara uymadığını çok sert bir dille eleştiren, 25 numaralı son bendini sizlere aynen aktarmak istiyorum.
 
“... Bu sonuca, ( yani davalının Türkiye’ye iade edilmemesi kararına ) kesinlikle, Sayın Dağlı’nın Bölge Hakimine vermiş olduğu ifade sebebiyle Türkiye’de cezai bir tatbikata uğramış olmasından dolayı ulaşmıyorum. Söz konusu cezai takibatın yapıldığından kuşku duymak için de her hangi bir neden mevcut değildir. Şahsi görüşüme göre, Konvansiyona üye olan bir ülkede, suçluların iadesine ilişkin bir cezai yargılamada delil sunmuş olan bir tanık hakkında, delillerin (en azından) içeriğinden dolayı böyle bir suçlamayla cezai tatbikat yapılması, sadece ve sadece, Konvansiyon tarafından hedeflenen karşılıklı adli yardımlaşma prosedürünün bütünlüğünün altını kazmaya ve onu mahvetmeye yarayacaktır...” yüksek yargıç Lord Justice Kennedy
 
Uluslararası bir iade “extradition” davasında, yabancı yüksek mahkeme tarafından Türk Adaleti hakkında hükme geçirilen bu çok ağır ithamların bir Türk hukukçusu olarak beni 159. maddeye muhalefet suçlamasıyla ağır ceza mahkemesinde yargılanmaktan çok daha fazla etkilediğini ve müteessir ettiğini sizlerle paylaşarak sözlerime son veriyorum.

 DUYURULAR

ANKET

Suç ve Ceza Dergisi'nin içeriğini beğeniyor musunuz?



 
         
Skip Navigation Links
Site Haritası
İletişim
Yasal Uyarı