Aisle Style Skip Navigation Links
Skip Navigation Links
 
GENEL RAPOR

 

 İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ VE TÜRK CEZA HUKUKU
GENEL RAPORU
 
 
Prof. Dr. Köksal BAYRAKTAR (x)
 
 
            İfade özgürlüğü ile Ceza Hukukunun karşılıklı ilişkilerinin ve çatışmalarının neler olduğunu ortaya koyma amacını taşıyan Panel, Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer’in sunuş raporu ile başlamıştır. “Demokratik ve Uygar Toplumlarda İfade Özgürlüğü ve İşlevi “ başlıklı bu raporda Dönmezer, Panelin ana temasının ifade özgürlüğü ceza hukuku yaptırımları ile sınırlanmasının nedenleri, biçimleri ve sonuçları olduğunu ve bu kavramların çeşitli suç biçimleri ve kanunlar çerçevesinde belirleneceğini, öncelikle, açıklamıştır.
 
            Sunuş raporunu teşkil eden demokratik toplum sözcüğünden liberal demokrasiyi, yani hukuka uygun devlet ilkesini, temel insan haklarının uygulanabilirliğini, hoşgörüyü ve sistemin temelinde ifade hürriyetinin varlığını anlamak gerekmektedir. Bu anlamdaki toplum yüzyıllar süren bir oluşumun sonucudur.
 
            Devlet ile kilisenin ayrılması, Rönesans ve aydınlanma çağı ile başlayan bu süreç, bugün de devam etmektedir. Bu açıdan, yalnız serbest seçimler, bir sistemin demokratik olması yönünden yeterli değildir. Önemli olan demokrasinin temel kurumlarının işlemesi için ifade özgürlüğünün bütün koşulları ile gerçekleşmesidir.
 
            Böylece, Dönmezer’e göre, bir toplumun, yüzyılımızda, demokratik olabilmesi için, ifade özgürlüğünün tüm yönleri ile somut biçimde gerçekleşmesi zorunludur.
 
            Türkiye’de 1982 Anayasasında ifade özgürlüğü ile ilgili düzenlemeler, kurallar bulunmaktadır. Bunların kabulünde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesinden esinlenilmiştir.
 
 
(x) Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi, Ceza Hukuku Derneği GenelSekreteri
 
 
            İfade özgürlüğü, düşünce serbestliğini, söz hürriyetini, bilgi ve haberleri açıklamayı içermekte ve ne kadar tedirginlik yaratıcı bir özelliğe sahip olsalar da, herkes için açık ve geçerli olması gerekliliği kabul edilmektedir. Bu hususu Fransız Anayasa Konseyi de belirtmiş ve ifade hürriyetinin, haklar ve özgürlüklerin, milli egemenliğe saygının temeli olduğunu açıklamıştır.
 
            Ancak bu kadar önemli bir özgürlük çeşidinin diğer özgürlüklerle birlikte ele alınmasında bir dengeleştirme sorunu ortaya çıkacaktır. Bu dengeleştirme çeşitli ölçülerle ve hesaplaşmalarla saptanacaktır.
 
            Avrupa Birliği’nde bu dengeleşmede, diğer özgürlüklere de yer verilmekte ise de Amerika Birleşik Devletleri’nde ifade hürriyetine hep öncelikle yer verilmektedir. Ancak 11 Eylül gibi olaylarda bu tutumdan ayrılınabilmektedir.
 
            Prof. Dr. Duygun Yarsuvat, “Değişik Hukuk Sistemlerinde Düşünce ve Düşünceyi Açıklama Hürriyeti” başlıklı bildirisinde, düşünce ve ifade hürriyetlerinin birbiri içine girmiş iki özgürlük biçimi olduğunu, Fransa’da her iki hürriyetin, 1789 Bildirisinde aynı maddede düzenlendiğini, Amerika’da da benzer bir gelişmenin gerçekleştiğini, günümüzde ise her iki özgürlük çeşidine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9. ve 10. maddelerinde yer verildiğini açıklamıştır.   
          
            Amerika Birleşik Devletleri’nde, hukuk sisteminin temelinde hürriyetlerin yer aldığı ve devletin bu hürriyetlerin bir garantisi olduğu görüşü yerleşmiştir. Bu açıdan hürriyetlerin baştan kullanılmasının önlenmesi biçimindeki bir uygulama kabul edilmemiştir. Blackstone kararında basın hürriyetinin bir devletin doğal olarak temelinde yer aldığı ileri sürülmüş ve bunun önlenmesinin sansürü meydana getireceği belirtilmiştir. Blackstone kararı sonraları Holmes kararında da devam ettirilmiştir. Ancak bu karara, Schenck kakarında uyulmamış ve halkı askerlikten soğutan broşürün dağıtılması cezalandırılmıştır. Yargıç Holmes’a göre kullanılan kelimeler açık ve mevcut bir tehlike yarattığında yasaklanabilecektir. Buna karşılık tehdit ve tehlike yaratmayan kurumların cezalandırılması, söz hürriyetinin kaldırılması anlamını taşıyacaktır.       
 
            Yarsuvat, konuşmasının devamında, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki karşıt kararlara da değinmiş, örneğin Yeutes davasında bir grubun şiddet eylemlerinin mevcut bir tehlike olduğunu ve Anayasa tarafından da korunmadığını belirtmiştir.
 
            Aynı ülkede 1960’larda halk tarafından benimsenmeyen hareketleri yerine getiren kişi hakkında siyasal hakların engellenemeyeceği, ciddi bir tehdit oluşturmayan sözlerin cezalandırılamayacağı yönünde kararlar verilmiştir (Bond ve Wathz kararları). 1964 yılında verilmiş New York Times kararında kamuya açık eleştirilerin cezalandırılmaması gerektiği hususu vurgulanmıştır.
 
            Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ile Amerika Birleşik Devletleri kararları arasında bir koşutluk, benzerlik bulmak mümkündür. Örneğin Handyside İngiltere kararında, düşünce özgürlüğünün toplumun temel taşlarından birini oluşturduğu ve bunun sadece zararsız, itibar gören ya da önemsiz haberleri içermeyip aynı zamanda kural dışı, endişe verici, şaşırtıcı düşünceleri de içerdiği açıklanmıştır.
 
            Fransa’da 1793 tarihli Şüpheliler Kanunu, düşünce suçunu kabul etmişti; Buna göre trani, federalizm taraftarlığı cezalandırılmakta idi. 1881 tarihli kanun da, otoriteye karşı ayaklanmayı cezalandırmıştır.
 
            Bugün Fransa’da bazı düşünceleri cezalandıran kanunlar görülmektedir. Örneğin 1972 tarihli bir kanunla ırk ayırımcılığı cezalandırılmıştır. Aynı şekilde, 1988 Kararnamesi ve Yeni Ceza Kanununun 645/1. maddesi Naziliği hatırlatacak amblem ve işaretlerin bulunduğu üniformanın giyilmesini cezalandırmıştır.
 
            Yarsuvat, raporunu, iki ayrı hukuk sistemini karşılaştırarak bitirmekte ve Anglosakson hukukundaki mahkeme kararları ile Kıta Avrupasında kanunların ifade ve düşünce özgürlüğü sınırlarını geniş tutmakla birleştikleri sonucuna varmıştır. Bu sonuç içinde somut tehlikenin aranması gerektiğinin ortaya konulduğunu belirten Yarsuvat, ifade özgürlüğünün yargıçların yorumları ile gerçekleşeceğini vurgulamıştır.         
 
            Yrd. Doç. Dr. Ümit Kocasakal’ın, Ar. Gör. Eylem Aksoy ve Ar. Gör. Pınar Memiş ile birlikte hazırladığı “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarında İfade Özgürlüğü “ başlıklı tebliğde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin üye devletler hukuku yönünden bağlayıcı kararlar verdiği, ifade özgürlüğünün Mahkeme kararları içerisinde önemli bir yere sahip olduğu, bugüne kadar bu özgürlük çeşidi ile ilgili 88 karar verdiği belirtilmiştir. İfade özgürlüğünü düzenleyen Sözleşmenin 10. maddesinin ilk fıkrasında özgürlüğün içeriği, ikinci fıkrasında ise sınırları belirlenmektedir. İfade özgürlüğünde farklı iki yönü bulabilmek mümkündür : İlk yönde kanaati oluşturabilme, ikincisinde ise kanaati dışa vurabilme durumu bulunmaktadır. Özgürlüğün bu şekilde ikiye ayrılması, aynı zamanda bireysel, manevi yön ile sosyal ve siyasal yönleri de belirtmektedir.
 
            İfade özgürlüğünün içeriğinde, bilim ve sanat, ticaret, kültür konuları yer olmakta, böylece geniş bir alana yayılmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, ifade özgürlüğünün, devlet organları ve toplumun çoğunluğu gibi düşünmeme anlamını taşıdığı kabul edilmekle beraber, bazı alanlarda (spor müsabakasını yayınlama, cevap hakkı gibi) sınırlanabileceği de kabul edilmiştir.
 
            İfade özgürlüğü Sözleşmenin 10/2. maddesi gereğince sınırlanabilmekte ise de, bu sınırlamanın konu ile, meşru ve haklı bir amaç için ve demokratik toplumdaki gereklik için olması aranmıştır.
 
            Sınırlamalar içinde ilk unsur olarak gösterilebilecek kanun, vatandaşlarca ulaşılabilir, açık, belirgin nitelikler içinde olmalıdır. Bu ilkeler, Observer ve Guardian kararında ifade edilmiştir.
 
            Meşru ve haklı bir amaç için sınırlama ile, ulusal güvenlik, ülke bütünlüğü, kamu güvenliği, kamu düzeninin korunması ve suçun önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlak gibi kavramlar öngörülmelidir.
 
            Sınırlamanın üçüncü unsurunu demokratik toplum kriteri oluşturmaktadır. Bu kriterin varsayılabilmesi için, Mahkeme ve doktrin çeşitli kavramlar üretmiştir. Tıpkı, baskın sosyal gereksinim, gereklilik, orantılılık yan ilkeleri gibi…… Jersild, Lingens kararlarında bu hususlar vurgulanmıştır.
 
            Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, ünlü Handyside, Barthold kararlarında, devletin ve toplumun bir bölümünün aleyhinde olan, tasvip edilmeyen, şok edici bilgi ve düşünceleri yaymanın ifade özgürlüğü içinde kabul edilmesi gerekliliğini vurgulamasına karşı, ırkçı yayınların Sözleşmenin koruyuculuğu içinde sayılmamasını açıklamıştır.
 
            Raporda, bu ilke ve ölçütlerin belirtilmesinden hemen sonra önemli bir saptama yapılmaktadır.
 
            Buna göre Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Amerika’daki uygulamanın aksine açık ve yakın tehlike ölçütünü değil, Sözleşmenin temel değerlerine aykırı olup olmama ölçütünü kullanmaktadır.
 
            Kocasakal – Aksoy – Memiş, ortak çalışmalarının önemli bir bölümünde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarını özetledikten sonra Türkiye ile ilgili kararları düzenli bir biçimde ortaya koymaktadırlar. Ortak bildiride belirtildiğine göre, Mahkemenin verdiği kararlarda sınırlamanın kanun ile olması, demokratik ülke yararına bulunması ölçütleri dikkate alınmış ve demokratik toplum ölçütü için de ki,i ortam, içerik, biçim yönünden farklı değerlendirmeler yapılmıştır.
 
            Bildiri sonunda, ifade özgürlüğü ile ilgili ölçütlerin belirlenmesinin çok yararlı olduğu vurgulanmıştır.
 
            Oktay Ekşi’nin , “Basın Bağlamında İfade Özgürlüğü “ konulu bildirisinde düşünce özgürlüğü için öncelikle düşüncenin oluşmasını sağlayıcı özgürlüğün gerekliliği, bunun için gerçeğe ulaşmanın ve özgürleşmenin zorunluluğu açıklanmıştır.
 
            Gerçeğe ulaşma özgürlüğü ile özgürleşmenin sağlandığı ortamlarda, devletin saydamlığı ve bilgi edinme özgürlüğü ortaya çıkmaktadır. Bilgi edinme özgürlüğünü, bilgileri iletme özgürlüğü izlemekte ve böylece iletişim özgürlüğü doğmaktadır. Yazar, bildirimin bir bölümünde özgürlükler yelpazesi ve sıralaması ile ilgili önemli belirlemelerde bulunmaktadır : “……….Düşünceleri ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü…… iletişim özgürlüğünün bir parçasıdır…….. ve bu özgürlük istisnasız herkesin yararlandığı bir özgürlüktür………”
 
            Düşünce özgürlüğünün kaynağı olarak belirlenen İnsan hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine göre daha liberaldir; ancak Türkiye Sözleşme düzeyine henüz ulaşamamıştır; çünkü, bugün dahi ülkemizde düşüncelerini ifade etmeleri nedeniyle hapis cezasına çarptırılmış gazeteciler bulunmaktadır. Ancak buna karşın, son yıllarda, yasalarda yapılan değişiklikler ile, özgürlüklerin sağlanması yönünde önemli adımlar atıldı; ama Basın Kanunundaki para cezalarının miktarı da çok arttırıldı. Bu ikilem ve karşıt görünüm Türkiye’de siyasal iktidarın basını baskı altında tutma eğilimini göstermektedir.
 
            Av. Fikret İlkiz “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve İfade Özgürlüğü ” konulu bildirisinde önce Birleşmiş Milletlerin kuruluşunu İnsan Hakları Evrensel Bildirisinin kabulünü ve İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme ile Avrupa Konseyi’nin gerçekleşmesini açıklamıştır.
 
            İlkiz , hemen devamla bu gibi uluslar arası belgelerin iç hukuka yansıması sonucunda yasallığın oluşabildiğini ancak bunun yeterli olmayıp asıl önemli olanın hukuki güvencenin sağlanması olduğunu belirtmiştir. Gerçekten Avrupa Güvenlik ve İşbirliği konferansında ve AGİK izleme toplantısında hukuki güvence vurgulanmış iletişim ve ifade özgürlükleri Kopenhag belgesinde açıklanmıştır.
 
            İfade ve düşünce özgürlüğü AİHS 10. maddesinde belirtilmiş ve bu özgürlük demokrasinin başta gelen yaşamsal bir ögesidir. Bu önemli özgürlük çeşidi içine haber ve bilgilere ulaşma hakkı ile bunları iletme yayma hakları da girmektedir. Bu hak sözleşmenin 10. maddesi çerçevesinde sınırlanabilirse de bu sınırların sınırları kuralları bulunmaktadır. “Demokratik toplum düzeni için gerekli olma” ölçütü ifade özgürlüğünün sınırlanmasını sınırlayıcı en önemli ölçüt olarak ortaya çıkmaktadır.
 
            Bildirinin devam eden kısmını AİHM içtihatlarında görülen önemli davalara ayrılmıştır. Huudyside – Contells kanunlarının ayrıntılı olarak açıklandığı bölüm sonunda bazı cümleler gerçekten önemlidir.
 
            “ …. İfade özgürlüğü demokratik toplum düzeninin zorunlu öğesidir. Herkes bu özgürlüğün sahibidir ve herkesin ifade özgürlüğü vardır.   …İfade özgürlüğü niteliği gereği hem ifade edenin özgürlüğüdür , hem de ifadenin yöneldiği kişinin özgürlüğüdür…”
 
            İlkiz , birinci bölümün sonunda ne yapmalı sorusunu sormakta ve Erman’ın “Hukuka Aykırı Deliller” sempozyumunda sunduğu unutulmaz sentez raporuna yollama bulunmaktadır:
 
            “…. İnsan Haklarına dayalı , biçimsel değil gerçek bir demokrasinin kurulması Türkiye’de yaşayan her insanın hakkıdır. Bu hakkı vermek ve korumak o insanları yönetmek görevini üstlenen yasama ve yürütme organlarının başta gelen mükellefiyetidir…”
 
            Bildirinin ikinci bölümü Basın Kanunu’nun 4756 sayılı kanunla yapılan değişikliklerine ayrılmıştır. Değişikliğin önce Cumhurbaşkanı tarafından TBMM’ye geri gönderildiği daha sonra mecliste aynen yeniden kabul edildiği , bunun üzerine Cumhurbaşkanının yürürlüğü durdurma istemi ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurduğu ancak bu süreç sonunda 4756 sayılı kanun yürürlüğünü devam ettirmiştir.
 
            Basın Kanunu’nun değiştirilen maddeleri ile cevap ve düzeltme hakkının kullanılmasında sorumluluk alanı genişletilmiş , hukuk davalarında tazminat miktarının alt sınırı biçiminde bir düzenleme getirilmiş internet ortamında işlenen belirli eylemler için Basın Kanunu’nun uygulanması öngörülmüş , para cezaları ödenemez boyutlarda arttırılmıştır.
 
            4756 sayılı Kanun 3984 sayılı Kanun’da yer alan yayın ilkelerinin alanını genişletmiş , yayın durdurmada yeni kurallar getirilmiş , RTÜK yapısı ile ilgili düzenlemelerde bulunulmuştur.
 
            İlkiz , bildirisinin sonunda şu değerlendirmeyi yapmaktadır : “AİHS ve mahkeme kararlarındaki kriterleri terk ederek ödenemez boyutlardaki para cezaları ile yazılı basını , radyo ve televizyon programlarını ve gazetecileri cezalandırmak yayıncıların iletişim özgürlüğünü engelleyecek düzenlemelerle RTÜK gibi bir kuruma müdahale hakkı tanımak tekelleşmeyi arttırmak , AİHS ve Avrupa Sınır Ötesi Televizyon Sözleşmesinde belirlenen kriterlere aykırı düşmektedir… ”
 
            Av. Ali Rıza Dizdar , “Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi kararlarında ifade özgürlüğü” başlıklı çalışmasında , ifade özgürlüğünün sınırlanması sorununun Türkiye’de yaşandığını , yargıçlarımızın ve savcılarımızın bu konu ile ilgili önemli açıklamalarının bulunduğunu , yasal düzenlemelerde de özgürlüğün alanının genişletilmesi yönünde ilerlemeler kaydedildiğini açıklamıştır. Bununla beraber , ifade özgürlüğünde pek çok sınırlamalar ve yargılamalar görülmektedir. Uygulamada açılan dava sayısında bir azalma saptansa da mahkumiyetlere , gene de , rastlanmaktadır.
 
            Bildiride devamla Yargıtay’ın çeşitli kararlarına yollamalar yapılarak bunlarla Anayasa Mahkemesi’nin düşünce özgürlüğüne ilişkin kararı karşılaştırılmış ve 1971‘deki Yargıtay kararlarının olumsuz niteliği üzerinde durulmuştur.   
           
            Türk toplumunda aydınlara karşı , çeşitli tutucu çevrelerin şiddete dayalı eylemlerinin eleştirilmesi ifade özgürlüğünün yeterince somutlaşmamasına ortaya koyan örnekleri teşkil etmiştir.
 
            Dizdar , sonuç olarak , düşünce ve ifade özgürlükleri yönünden ülkemizdeki uygulamaların ve gerçeklerin yeterli ve gelişmiş olduğunu söylemenin zor olduğunu ileri sürmektedir.
 
 
            Av. Yağız Ali Dağlı , “ TCK 159.madde kapsamında İfade Özgürlüğü ” başlıklı bildirisinde düşünce özgürlüğünün diğer özgürlüklerin temeli ve şartı olması yönünden özel bir öneme sahip bulunduğunu belirtmekte , ancak bunun için de tartışma özgürlüğünün bulunması gerekliliğini vurgulamaktadır. Bunun için de siyasetçilerin yargıçların , basının , örgütlerin sorumluluklarının bilincinde olmaları gerekmektedir.
 
            Dağlı , bildiride , devamla , TCK 159. maddede hatalı çevirilerin ve kavramların yer aldığını , bu nedenle de ifade özgürlüğünün kısıtlandığını ileri sürmüştür. Karşılaştırmalı hukuk incelendiğinde benzer bir düzenleme bulunmamaktadır. Anayasal kuruluşları tahkir cezalandırılırken çoğulculuk ilkesi ve düzeni sarsılmamalıdır. Yeni düzenlemelerde , suç niyetinin varlığı ve anayasal kuruluşun itibarının tehlikeye düşürülmesi unsuru aranmalıdır. Bildiri , TCK 159.maddeye sık sık başvurulmasının Türkiye’nin uluslararası onurunu sarstığını belirten bir örnek ile sona ermektedir.
           
            Prof. Dr. Erol Cihan , “ İfade Özgürlüğü Açısından TCK madde 312’deki Suçun Değerlendirilmesi ” başlıklı bildiride , önce TCK 312.maddesinin çeşitli değişikliklerini ve TCK tasarısındaki düzenleme biçimini açıklamış , maddede tehlikeli neticenin cezalandırıldığını , bunun ise somut tehlike olarak anlaşılmasını ileri sürmüştür. Bildiride devamla , bu maddede üç ayrı suç biçiminin , suçu övme , halkı kanunlara uymamaya tahrik ve düşmanlığa tahrik suçlarının düzenlendiğini , belirtilen suçların yasallık ilkesine aykırı olabileceğini , bu nedenle tehlike suçu özelliğinin alabildiğine sınırlandırılmasını bazı yazarların , bu nedenle bu suçu zarar suçu biçiminde anladıklarını , yazar açıklamaktadır. Cihan’a göre “… kanun soyut tehlikeyi değil , somut tehlikeyi suç haline getirmelidir…”
 
            Bildirinin son bölümünde Alman ve Avusturya ceza kanunlarındaki düzenleme biçimleri üzerinde durulmakta ve AİHS ve AİHM’deki düzenleme uygulamaya değinilmektedir.
 
            Av. Turgut Kazan , “İfade özgürlüğü ve Terörle Mücadele Yasası” başlıklı bildirisinde düşünce özgürlüğünün açıklamayı da içerdiği , temel ve imtiyazlı bir özgürlük çeşidi olduğu , Türkiye’de geçmişte iki özgürlüğün farklı oluşu üzerinde durulduğu ancak bugün bu anlayıştan artık ayrılındığı öncelikle açıklanmıştır. Bu saptamalardan hemen sonra AİHS 10. maddesinde yer alan ifade özgürlüğü , sınırlamaları ve sınırlamalarda göz önünde tutulması gereken ölçütlerin belirtilmesinden sonra Türkiye ile ilgili Zana ve Incal kararları özetlenmekte ve ifade özgürlüğünün demokratik toplumun temeli , ilerlemenin ve mutlu olmanın itici gücü olduğu ve ancak zorlayıcı toplumsal gereksinimlerle sınırlanabileceği belirtilmektedir.
 
            Bildiride , Terörle Mücadele Kanunu’nun 6. maddesinin ifade özgürlüğünü sınırladığı , bu sınırlamanın terörle mücadele yönünden de etkili olmadığı açıklandıktan sonra Kanunun 7.maddesinin de ifade özgürlüğünü sınırladığı ileri sürülmektedir.Terörle Mücadele Kanunu’nun 8. maddesinin ise çok geniş yorumlandığı Erdost davasında bunun açık örneğinin görüldüğü açıklandıktan sonra , Kanun’da açık bir tanımın verilmesi , tanımda siyasal saikin öngörülmesi , terör örgütü tanımında idarenin belirlemelerine gidilmemesi , 6.maddenin yeniden kaleme alınmaması kişileri , görevlileri hedef gösterme ile sınırlandırılması önerilmektedir.
 
            Öneriler içinde ayrıca TMK 6/2 ile 8.maddenin yürürlükten kaldırılması hususları yer almaktadır.
 
            Çeşitli bildirilerin sunulduğu Panelde genelden özele bir çizgi izlenmiş ve ifade özgürlüğünün toplumsal yaşayışın temelinde yer aldığı , özgürlüklerin yaratıcı olduğu devletin bu özgürlüğü sağlama ve devam ettirme görevinde bulunduğu açıklanmıştır. Amerika Birleşik Devletlerindeki yakın ve açık tehlike kavramının AİHM’de tam olarak izlenmediği somut gerçek tehlikenin bir sınırlama nedeni olarak belirtildiği , Türkiye’de ifade özgürlüğünün sınırlanmasında ilke değerinde yargı kararlarına rastlanmadığı ortaya konulmuştur. TCK. 159. , 312. maddeler ve Terörle Mücadele Kanunu’nun 6. , 7. ve 8. maddelerin ifade özgürlüğü yönünden kabul edilemez nitelikte engellemeler yarattığı belirtilmiştir.
 
            Tüm bildiri sahipleri ve katılımcılar , Türkiye’nin çağa uygun bir yaşama düzeyine erişebilmesi için ifade özgürlüğünü sağlamasının vazgeçilemez özelliğini vurgulamışlardır. 

 DUYURULAR

ANKET

Web üzerinden aidat ödemek ister misiniz?



 
         
Skip Navigation Links
Site Haritası
İletişim
Yasal Uyarı